Viyana Masalı: Bir Ukraynalı, Bir Estonyalı, Bir Rumen, Bir de Ben


Kohlmarkt

Küçük bir not: Bu bir tanıtım yazısı değildir. İçerisinde internet jargonu, argo kelimeler vs. barındırabilir. O sebeple çocukları ekrandan uzaklaştıralım.

Her şey 1992’nin Ağustos ayında başladı. Dur bir sn o kadar geriye gitmeyeceğiz.

Her şey 2014’ün Eylül ayında başladı. Bir senelik Çek Cumhuriyeti Erasmus eğitimim yani. Çek Cumhuriyeti diyince bazılarınızın gözleri parladı tabi. İçkiler, partiler, kızlar... Ayıp! Duymamış olayım. Şaka şaka onlar da var tabii ki ama belki önümüzdeki yazılarda.

Erasmus... Herkes olabildiğince hızlı bir şekilde birbirleriyle kaynaşmaya, yeni kültürler tanımaya ve anlamaya çalışıyor. Bir yandan okul ve yurt işleri bir yandan da şehre ve insanlara alışma süreci derken benim zamanım da oldukça yoğun ve hızlı geçiyor. Derken daha 2. hafta bitmeden facebooktan bir mesaj alıyorum. Ukraynalı Kosty (daha tanışalı bir hafta olmuş) ‘‘Gelecek hafta 5 kişi Viyana’ya gideceğiz sen de gelmek ister misin?’’ diye soruyor. Dedim soru mu bu? Tabii ki gelirim.

*Tavsiye 1: Öyle her teklife dan diye atlamayın. Bir düşünün.

Bir Ukraynalı Bir Estonyalı Bir Rumen Bir de Ben

Eylül’ün sonuna doğru planlar yapılıyor. Nasıl gideceğiz, nerede kalacağız vs. bunları ayarlıyoruz. Acemilik hat safhada tabi çünkü resmi olarak yurtdışındaki ilk gezim. Bu arada gelecek insanların sayısı da devamlı değişiyor. En son sayıyı dörde sabitledik. Kosty, birisi Estonyalı birisi Rumen iki kızla ben. Tartışmalı geçen planların ardından otobüsle gitmeye karar verdik. Cumartesi erkenden gideceğiz bir gece hostelde kalıp Pazar gece döneceğiz. Toplamda 2 tam günümüz var yani. Student Agency adında muazzam bir otobüs firması var. Avrupa’nın çoğu şehrine de makul fiyatlarda seferleri oluyor. Biz bileti almakta geciktiğimiz için en kötü saatlere boş yer kalıyor. En son Cumartesi sabahı 2.45’e biletlerimizi alıyoruz. Kişi başı 300 kron yani 30TL’ye falan denk geliyor. Şimdi kurlar baya yükseldi gerçi ama olaya bak 30 liraya ülke değiştiriyoruz! İstanbul’dan Ankara’ya bile otobüsler 60-70 lira arasıydı o zamanlar. Bu arada sabahın beşinde Viyana’da olacağız ve o saatte ne halt yiyeceğimizi kimse sormuyor. Çünkü Viyana’ya gidiyoruz, genciz ve heyecanlıyız.

Şöyle küçük ama önemli bir ayrıntı var anlatmam gereken. Brno’nun merkezinde Grand Hotel var. Student Agency’nin kalktığı duraklar da hemen orada. Otobüs saatinden yarım saat önce orada buluşuyoruz. En son ben gidiyorum. Sırayla herkesle tokalaşıyorum, bu Kosty’e de elimi uzattım. Beni durdurdu. ‘Biz böyle şeyler yapmıyoruz bizim ülkemizde’ dedi. Kızların gözler açıldı. Bir bana bir çocuğa bakıyorlar. Hayda!?! Dakika bir gol bir. ‘‘Ne yapmıyonuz olm? İnsanlar birbirleriyle buluşunca falan tokalaşır moron musun? En azından elimi sık!’’ Demedim tabii ki. Durdum ve içimden ‘sıçtık bu salakla nasıl iki gün geçireceğiz?’ diye düşünmeye başladım. Neyse otobüs geldi ve ‘ilk’ yurt dışı seyahatim başlamış oldu.

*Tavsiye 2: Seyahat ettiğiniz şehirde ineceğiniz ilk nokta ile kalacağınız yer arasındaki ulaşımı seyahate başlamadan ezberleyin. Ben yolu biliyorum zaten diyen arkadaşlarınıza kulak asmayın. Tedbirinizi alın.


Sıcacık Bir Viyana, Andorid ve Güney Amerikalılar

Biraz deneysel bir başlık oldu ama özet olarak Viyana’daki ilk saatlerimizi anlatıyor. Arkadaşlar Viyana soğuk. Daha sonra yılbaşında da Viyana’ya gittim o zamanki soğuğu anlatamam ama Viyana Eylül ayında bile soğuk.

27 Eylül saat 5 civarı. U2 Stadion’da iniyoruz. Hava zifiri karanlık. Metro seferleri başlamamış. Gideceğimiz hostel araba ile yaklaşık 25dk mesafede. Biz bunu tabii ki o anda bilmiyoruz. Neden? Çünkü yukarıda verdiğim ikinci tavsiyeyi daha deneyimlememiştim. Ukraynalı ‘ben yolu biliyorum, yürüyerek gidebiliriz’ dedi. Yeni yerler görmenin heyecanıyla biz de ‘tamam yürüyelim daha iyi olur’ diyerek yola koyulduk.

Zolammsteg Bridge, ‘Before Sunrise’ filminde Jesse ve Celine’in kendilerini oyuna davet eden iki adamla karşılaştıkları köprü.

Zolammsteg Bridge, ‘Before Sunrise’ filminde Jesse ve Celine’in kendilerini oyuna davet eden iki adamla karşılaştıkları köprü.

Viyana çok güzel bir şehir. Hatta Avrupa’nın en yaşanabilir şehirlerinden birisi bana göre. Harika mimari yapılar, parklar, sanat kokan sokaklar, galeriler... Her döndüğümüz köşede karşımıza çıkan sokağa ya da binalara hayran hayran bakarak yürüyoruz. Bir yandan fotoğraflar çekiyoruz, bir yandan getirdiğimiz yiyeceklerle kahvaltımızı yapıyoruz. Şehir yavaş yavaş uyanmaya başlıyor. Tuna nehri kıyısına geliyoruz. Bir süre burada fotoğraf çekip, muhabbet ediyoruz. Yürüdükçe şehrin içinde gizli cennetler keşfediyoruz.

Her şey çok güzel gidiyor fakat garip olan bir şey var. Yol bitmiyor. Konsty’nin az kaldı az kaldı diyen telkinlerine rağmen saatlerdir yürüyoruz. En azından o yorgunluk ve uykusuzlukla saatler geçmiş gibi hissediyoruz. Yürümeye devam ettikçe Rumen kız iyice huysuzlaşıyor. Devamlı sohbet sırasında Konsty’e laf çarpıyor. Aralarındaki tansiyonu hissedebiliyorum. Kız hem yorgunluk hem de sinir yüzünden neredeyse ağlayacak halde. Biz de diğer Estonyalıyla birbirimize bakıyoruz ne bok yicez biz bunlarla diye. Ya birbirlerine girecekler ya da gezimiz erken bitecek. En sonunda gezginlerin can dostu bir McDonalds görüyoruz ve direk içeri giriyoruz. Herkes internete dalıyor tabii ki. Ben de google mapsten yola bakıyorum. Hostel çok yakınımızda. O kadar saat yürüdük ama en azından doğru yönde yürümüşüz gibi salak salak polyannacılık oynuyorum. İnternetle işlerimiz bittikten sonra kalkıyoruz ve 10 dk sonra hostele varıyoruz.

Labyrinth Hostel’e, şu an adı ‘Seven Vienna’ olmuş sanırım, girişimizi yapıyoruz. Bu hostelde kalmak için sadece ve sadece tek bir mantıklı sebebiniz olabilir. Paranız yoktur. Çünkü ucuzluğu dışında başka hiçbir artısı yok. Banyolar leş, 5 metrekare odada iki ranza ve incecik bir dolap dışında hiçbir şey yok. Dördümüz bu odada iki gece kalsak kesin kan çıkar. Zaten ortam gergin. Yan odamızda da 5-6 tane Güney Amerikalı olduğunu tahmin ettiğim bir erkek grubu var. Biz hostele girince bizim kızlara bir bakışları var. Allahım sağ sağlim çıkalım şu hostelden diye dua ettim.

Planımız birkaç saat uyuduktan sonra belirlediğimiz yerleri gezmeye başlamak. Odaya girer girmez Konsty çantasını yatağına bıraktı ve ‘‘Ben yorgun değilim. Vakit kaybetmeden çıkıp dolaşıcam. Gelen var mı?’’ diye sordu. Rumen kız ‘‘Android misin? Nasıl yorulmadın?’’ dedikten sonra bir patlama sesi, beyaz ışıklar... Bunlar olabilirdi tabii ama çocuk soğukkanlı bir şekilde bir şey demeden odadan çıktı. Kaldık 3 kişi. Üstümüzü değişeceğz. Önce ben çıktım onlar giyinecek. Kapıda bekliyorum. Bir yandan da yan odadakilerin konuşma ve kahkaha sesleri geliyor. Tedirginim, her an bizim odaya dalabilirler diye. Kızlar giyindik dedikten sonra içeri giriyorum. WTF?!? Hani giyinmiştiniz? Estonyalı kızın üstünde sadece uzun bir tshirt var, evet sadece. ‘Ben önce bi duş alıcam’ dedi. Ben 30 sn falan hareketsiz kaldım. ‘‘Napmalıyım? Bir şey de diyemem ama yan odadakiler buna kesin bişi yaparlar böyle çıkarsa. ‘Hostel’ filmine dönecek ortalık kesin!’’ falan derken 30 saniyede kafamda 500 senaryo yazdıktan sonra kız çıktı. Bir şey diyemedim, ki banane zaten ama başına bir şey gelirse bir tek ben varım burada diye düşünüyorum. Yatağıma oturdum, bir yandan çantamın yanında duran tripodu kesiyorum bir yandan da dışarıyı dinliyorum. En ufak bir bağrışma duyarsam tripodla çıkıcam Allah yarattı demeden bam güm kızı kurtarıcam ya da daha olası bir şekilde dayak yiyeceğim. Ne kadar gerilim, korku filmi izlediysem hepsi o an gözlerimin önünden geçiyor. Kızın odadan çıkmasıyla gelmesi 15 dk sürdü ama bana herhalde 7-8 saat gibi geldi. ‘Sekizinci’ saatin sonunda nihayet geri geldi ve hala sapasağlam olduğumuza şükrederek birkaç saat uyudum.

Nereleri Gezdim? Nereleri Gezmeliydim?

Haritada işaretlediğim bu bölge ‘Innere Stadt’ olarak da geçen, şehirde görülmesi gereken birçok müze, saray, kilise gibi yapıları barındıran Viyana’nın kalbi diyebileceğimiz bir alan. Şehir, bu alanın etrafına yayılmış. Güzel yanı yürüyerek bir uçtan diğer uca rahatça gidebilirsiniz. Kötü yanı ise bu alan içerisinde o kadar harika yapılar var ki hepsine tek tek girip bakmak istiyorsunuz. Tabi bizim böyle bir zamanımız yok, paramız da...

Konsty’nin yalnız kovboy gibi takılmak istemesinden sonra yurttan 3 kişi çıktık. Ben daha önce Viyana’da yaşamış, şansımıza o sırada Viyana’da olan bir arkadaşımı çağırdım. Hem bedava rehber hem de arada Türkçe konuşarak gurbet yaramızı dindiriyoruz. Öyle bir yara yok tabi ben de gurbetçi gibi davranmayayım şimdi. ‘’Memleketimi çok özledim. Çayın kokusu burnumda tütüyor. Bla bla. ’’ Yurtdışında yaşayıp Türkiye’ye dönmeyi asla düşünmeyen çakma vatansever sözleri. Neyse konu dağılmasın.

Museums Quartier

Öncelikli olarak 1 numaradan başlayalım: Museums Quartier. Viyana’yı eviniz olarak düşünürseniz burası evinizin müze köşesi olabilir. İçerisinde birçok farklı sanat dalına ait müzeler, barlar ve restaurantlar barındıran bir oluşum diyebiliriz buraya. Barok mimari ile modern mimarinin içiçe geçtiği bu alandaki yapıların en önemlilerinden birisi Leopold Museum. Sanat aşığı Dr. Rudolf Leopold tarafından toplanan Avusturya’nın en ünlü modern sanat eserlerinin sergilendiği yer. İçerisinde Gustav Klimt ve Egon Schiele’nin orijinal eserlerini bulabilirsiniz. Müzeye giriş yetişkinlere 13€, öğrencilere ise 9€. Bilet fiyatlarının tamamına buradan bakabilirsiniz. Bir diğer ilgi çekici müze ise içerisinde Andy Warhol, Pablo Picasso, Yoko Ono gibi isimlerin modern sanat eserlerini bulabileceğiniz Mumok. Müzenin giriş saatlerine ve bilet fiyatlarına da buradan ulaşabilirsiniz. Geri kalanlar ise biraz sizin insiyatifinize bağlı. Özellikle görmek istediğiniz bir sanatçı, eser vs. yoksa pas geçebilirsiniz.

İkiz Müzeler ve Hofburg​

Viyana’da 100’ün üzerinde müze var. Hepsini tek tek gezmeyi geçtim tek tek anlatmak bile çok uzun sürer. O yüzden yola hızlıca devam ediyoruz. Haritadaki 2 numaralı bölgeye geldik. Karşımıza devasa, birbirinin tıpatıp aynısı iki bina çıkıyor. Birisi Naturhistorisches Museum Wien diğeri de Kunsthistorisches Museum Wien. Kelimeleri okumaya çalıştınız değil mi? Şöyle söylemek daha kolay birisi Ulusal Tarih Müzesi, diğeri ise Sanat Tarihi Müzesi. Sanat Tarihi Müzesi’nde Raphael, Caravaggio, Velazquez gibi onlarca sanatçının eserlerini görmeniz mümkün. Diğerinde de değerli taş, toprak falan varmış. Bilmiyorum görmedim.

Heyecanlı gezimize bir diğer müzemiz ... Tamam tamam yeter müzelere ara verelim bir. Şimdi Viyana’nın en baba yapısına geliyoruz. Aslında birden çok yapı da denebilir. 3 ve 4 Numalı bölgeye geldik: Hofburg Imparatorluk Sarayı. Dünyadaki en büyük saraymış (haklı olabilirler). Habsburg hanedanının 600 yıl kullandığı kışlık saraymış. Evet bizim kışlık montumuz falan var ya hani, adamların kışlık sarayı... İçerisinde birçok müze ve garip yapılar var. Sarayın içinde Spanish Riding School, Impreal Apartments, Sisi Museum, Imperial Silver Collection bölümleri var. Sarayın önündeki meydanda ise faytonlar kalkıyor. Tabii ki bunları kullanmıyoruz. Fayton turizmine (işkenceye) katkıda bulunan katıksız şerefsizdir. Ehm... Burada bulunan 3 müzeye giriş ise 13€. Bir de Sisi Ticket diye bir şey var. Burdaki 3 müzeye artı olarak Schönbrunn Sarayı ve Imperial Furniture Collection’a girmenizi sağlayan bir bilet. Onun fiyatı ise 30€. Değer mi? Ekonomik durumunuza ve zamanınıza bağlı.

Yukarıdaki ilk fotoğrafta gördüğümüz sokak Kohlmarkt, bir diğer adıyla Coal Market, Viyana’nın en eski ve en minnoş sokaklarından birisi. Sokağa girer girmez Hofburg Sarayı’nın yeşil kubbeli giriş kapısı dikkatimizi çekiyor. Ayrıca bu sokak dünyaca ünlü markaların mağazalarıyla dolu. Diğer fotoğraflarda ise sarayın girişinde yer alan Michaelerplatz meydanındaki yapıları görebilirsiniz.

Gelelim durduk yere heyecanlandığım şu noktaya: Heldenplatz. Görür görmez sanki daha önce ordaymışım gibi tanıdım binayı. Hitler’in meşhur balkon konuşmasını yaptığı yer. Devasa bir bina, devasa bir alan (Kadraja sığdırmak çok zor zaten). Bu alanı bir de o kalabalıkla düşününce etkilenmemek elde değil.

2. fotoğrafta meydanın karşı tarafında görülen büyük yapı ise Rathaus, Viyana Belediye Binası.

Konuşmanın yapıldığı bu bina günümüzde Art History Museum olarak geçiyor. Hemen arka tarafında yeşil bir alan var. Genelde Avustuyalıların çimdiği, ot tüttürdükleri sessiz güzel bir yer. Sağ tarafında ise yüzlerce tropikal kelebeğin bulunduğu Butterfly House yer alıyor. Bütün bunların hepsini görmek için günler lazım. Bizim vaktimiz olmadığı için hızlı bir şekilde geçmek zorundaydık.

Schönbrunn Sarayı ve Avrupa’nın En Güzel Katedrali: St.Stephen

Gezimizin 2. gününde bu sefer dört kişiyiz. Tam takım Schöbrunn’a gitmek için yola çıkıyoruz. Burası şehirden biraz uzak. O sebeple U4 metrosuyla gitmek gerekiyor. Direk kendi adında Schönbrunn durağı var orada iniyoruz. Bu sefer yürüyelim diyen çıkmadı iyi ki.

Schönbrunn Palace, beyefendilerin yazlık sarayı. Neredeyse küçük bir ilçe boyutunda da bahçesi var. 1441 tane odası olan bu sarayda Maria Theresa, İmparator Franz Joseph gibi tarihi kişilikler yaşamış. 14-15€’ya sarayın içerisindeki odaları görmek için turlar düzenleniyor.

‘En sevdiğim’ gezi arkadaşlarımla bir süre sarayın bahçesinde dolaşıyoruz. Bir süre dediğim de neredeyse 40-45dk falan yürüyoruz ama bitmiyor. Bağ bahçe görmekten sıkılan kızlar ve Kosty Belvedere’ye gitmek istiyorlar. Ben de fırsattan istifade biraz kafamı dinlemek için ‘Ben yorgunum biraz burda takılıcam. Merkezde buluşuruz’ diyorum ve ayrılıyoruz. Gezinin en sevdiğim kısmına geldik. Tek kaldım ya mükemmel bir şey tek başına gezmek. Bir süre daha bahçelerde dolaşıyorum. Bir ara bankta yarım saat falan uyudum hatta çok iyi geldi.

Biraz daha fotoğraf çekip biraz da müzik dinledikten sonra Schönbrunn’dan ayrılıp merkeze St.Stephen Katedrali’ni görmeye gidiyorum. Haritada 5 numarayla işaretli yer.

St. Stephen's Cathedral

Viyana’nın tam kalbinde yer alan bu devasa katedral, şehrin sembollerinden birisi haline gelmiş. Kilise hergün açık ve ücretsiz ziyaret edebilirsiniz. 12.yy’ da yapımına başlanmış ve en yükseği 136 metre olan dört adet kulesi var. Kulelerden birisine çıkılabiliyor. Buradan Viyana şehir manzarasını fotoğraflayabilirsiniz. Benim için Avrupa’da gördüğüm en iyi iki katedralden birisi kesinlikle (Diğeri de Barselona’daki, Gaudi’nin şaheseri La Sagrada Familia). Turistlerin en çok ilgi gösterdiği yer de St.Stephen sanırım. Çünkü inanılmaz kalabalık. Kısa boylular uzak dursun! Şaka şaka siz de gelin, seviyoruz sizi. Aşağıya güneş ışıklarının katedralin içine harika bir açıyla geldiği saatlerde çekebildiğim fotoğrafları bırakıyorum...

Katedral’den çıktıktan sonra bizimkileri beklemek için bir cafe arıyorum. Hemen katedralle aynı caddede, Kärntner Straße, Aida Cafe var. Viyana’ya gelip burayı görmeyen yoktur sanırım. Bu kafenin benim için şöyle bir önemi var. Bu siteyi yani yodayolda.com’u açtığım mekan olarak tarihe geçti kendisi. Giderseniz kafenin duvarlarında benim sitemi ve mekan sahibiyle künefe yerken çekildiğimiz fotoğrafı görebilirsiniz(Çok güzel olmaz mıydı?). Ehm.

Son Olarak

Viyana’ya gitme gibi bir planınız var ama emin değilseniz, emin olun ve gidin. Gerçekten pişman olmayacaksınız. Her seyahatiniz bu kadar olaylı olmayabilir tabii ama burada anlattığım her şey bu gezinin tadı tuzuydu. Onlarsız bu kadar zevkli olmazdı kesinlikle. Bu ilk seyahatimden sonra birisi noelde olmak üzere iki kere daha Viyana’ya gittim. Her seferinde ilki gibi heyecanlıydım.

Hala buraya kadar okuyorsanız size özel küçük bir liste yapıyorum aşağıya;

Kesinlikle Gidilmesi Gereken Yerler

1-) Hofburg Palace

2-) Schönbrunn Palace and Gardens

3-) St.Stephen’s Cathedral and StephansPlatz

4-) Belvedere Palace

5-) Sanat Tarihi Müzesi

6-) Viena State Opera House (Opera Sevenler için)

Zamanımız Bol Daha Çok Yer Görmek İstiyoruz Diyenlere

1-) Museum Quartier

2-) Butterfly House

3-) Rathausplatz

4-) Parlament

5-) Hundertwasser Evi

6-) Kunst Haus

Aşağıdaki sekmelerden yazımı paylaşabilir veya yorum atabilirsiniz. Başka yazılarda görüşmek üzere...

*Yorum yazarken kullandığınız e-posta adresi gizli kalacaktır.